
Bilmem hatırlar mısınız şıpsevdi sakızından çıkan "Aşk..."ile başlayan o sevimli karikatürleri. Çoğunlukla el ele göz göze iki bıdık ve onların anlattığı sevimli aşk tanımları. İşte bir filmde esasoğlanın söylediği bir söz "Asıl önemli olan yalnızca sevdiğin şeyleri yapmak değil, bişeyleri sevdiğin kişi ile yapmakmış (ama anlamakta acık geç kalmış :P)" bana şıpsevdi sakızlarının o sevimli cümleciklerini hatırlattı. Google Image ile "Love is...diye aratınca da hemencik buluverdim. Ah sen teknoloji...bir tık çocukluğum ekranda :))
Bir forumda daha niceleri eklenmiş ama ben en çok "Aşk dengesiz ama kararlı bir yürüyüştür" ile "Aşk ona sağlıklı beslenmesini söylemektir"'i beğendim:))) Nerde o şimdi bizim zamanımızın şıpsevmeyen şıpsevdileri.
18 Eki 2009
Şıpsevdi sakızı
Gönderen
Rükan Genç
zaman:
23:48
0
yorum
Etiketler: merakin dogurduklari, Öyle birsey iste
08 Eki 2009
Kırmızı burun ve film

Bugün çok zamanım var...24 saat, 1440 dakika, 86400 saniye ve 8.64x10E6 sanise. Evet günü saniselere ayırdığında 6 sıfıra ulaşan zamanlarım var benim. Ortalama 1.3 x10E6 kere nefes alabilir, yaklaşık o kadar göz kırpabilirim ve 352800 bebek doğup146880 kişi ölür dakikada. Dünya nüfusu dakikada 2.5 kat artarken, bir yerlerde hayatlar sanise düzeyinde değişir, biter, tekrar oluşur. Zamandan çalınmış bu bir gün, 24 saat, 1440 dakikayı biryerlerde toplayabilsek, her kişiden bir gün alabilsek, 6 milyar günlük zamanımız olurdu...harcadığımız her gün dünyada 6 milyar gün yaşanıyor, her günü bir yaşamın bir günü olarak varsayarsak. Her bireyi yakınındaki 100.000 insanla dolaylı, dolaysız ilişkide olarak kabul edersek, mikro düzeyde yaşamların o dakikalarda bir başka yaşamı nasıl etkilediğini, birçok yöne ilerleyebilen bir domino taşlar sırasında ilerde hangi taşın ne yöne açılan başka bir sırayı dağıtabileceğini düşünmek...kendi etkilerimizi, bizi etkileyen faktörlerin kaynağının bir başkasının hayatında neyi değiştirdiğini, neyin değişiminden geldiğini görebilsek. İşte bugün, beni hayatımın 24 saatinden 16 saatini yatak odasında geçirmek durumuna sokan o grip virüsünün bir önceki sahibinin kim olduğunu bilmesem de, ben de bir çok kişi gibi yatakta ter atıp iyileşmeyi beklerken bir film izleyeyim dedim. Filmin ismi “Lucia ve Seks”. Fransız İspanyol ortak yapımı filme neden bu ismi verdiklerini bilmiyorum, çünkü cinsellik filmde öyle çok ön planda değil, hayattaki yerinde, nerde olması gerekiyorsa orda kullanılmış. Ha 18 altı bir film değil onu da belirteyim. Lakin İspanyol kültüründe cinselliğin işlenişine aşıkar olanlar için, filme ismini vermesi gereken yoğunlukta değil demek istediğim. Ay ya da fener olabilirdi mesela. Renkler yine çok güzel, oyunculuk sade ve gerçekçi. Kadın dünyanın her yerinde aynı kadı ve erkekte öyle. Kelebek etkisinin doğa üstü özellikler kullanılmadan anlatılışı, bir yerde birbirine teğet geçmiş gibi görünsede, onlarca hayatı aslında bir ortak kümede birleştirmiş bir senaryo. Ben sevdim, ne izlesem diyenlere tavsiye edebileceğim çok yüksek beklentilere cevap veremeyebilecek bir film.
26 Eyl 2009
Llorona-Frida
Frida, çok oldu izleyeli...Chavale Vargas'ın seslendirdiği film müziğine yapılan klibi izleyince farkettimde izleri pek kalmamış. Yeniden izlemek gerek dedim önce. Sonra kararımı değiştirdim ve Barselona'ya gidip Frida'nın hayatına dair bir kitap almaya karar verdim. Şarkı öyle güzeldi ki, önce sözlerini aradım çevirmek için googleda ama eksiklerdi. Sadece bir parçasını vermişler şarkının, oda neredeyse nakaratı. Bende üşenmedim, şarkıyı birkaç defa dinleyip direk çevirdim. Umarım çok hata yapmayıp, sağır duymaz uydurur misali yeni baştan yazmamışımdır :))
İşte size "Llorona", "Ağlamak" yani İspanyolca'daki karşılığı "Llorar" fiilinden geliyor. Gerçi Türkçe'ye direk çevirsem "Ağlak" olacak ama böylesine güzel bir şarkıya pek yakışmayacaktı. Yazan seslenmiş sevdiceğine ya, ben de isim olarak bıraktım. İyi dinlemeler...sesi ve resimlerin cana gelişine içinizde hissetmeye dikkat edin.
LLorona
Çiçeklerin, Mezarlıktaki (Campo Santo) çiçeklerin
Neleri var bilmiyorum Llorana,
Rüzgarla hareket ettikçe
Sanki ağlıyorlar.
Ay Llorana, Lorranam
Sen benim amacımsın
Sana inanmaktan edebilirler de Llorrona,
Seni unutmak, asla
Demirden İsa (Santo Cristo de Hierro) ağlıyor hala Llorona
Acılarımı anlatıyorum ona,
Benim acılarım ne olmalı ki Llorona
Demirden İsa bile ağlıyor
Ay Lloronam, Llorana
Bir zambak tarlası
Aşkın ne olduğunu bilmeyenler, Llorona
Şehitliğin ne olduğunu bilmezler.
Ruhumda benden alamıycakları
iki öpücük taşıyorum Llorana
İlki annemden
Sonraki ise senden, Llorona
Llorana, Lloranam benim
Llorana beni nehre götür
Beni şalınla ört, Llorona
Çünkü soğuktan ölüyorum
Herkes bana kara diyor Llorana
Kara fakat candan
Ben çili biberi gibiyim Llorana
Acı fakat lezettli
Ay, Lloranam benim
Beni nehre götür
Beni şalınla ört, Llorona
Çünkü soğuktan ölüyorum
Seni hala seviyorum Llorana
Seni daha çok sevmemi, sevmemi mi istersin
Sana canımı verdim Llorana
Daha ne istiyorsun
Daha ne istiyorsun
10 Eyl 2009
Nesin Vakfı Evi Sular Altında

Küçük bir çocuktum,
Ailecek birkaç senede bir yapmayı alışkanlık edindiğimiz şehir turlarından birindeydik ya da dönüş yoluydu emin değilim. Aziz Nesin'in 45 kitaplık seti hikayeleri geride bıraktığım yıllarda bir çırpıda okuduğum arkadaşlarımdı. gülüyor ve o anki bilinç düzeyimde anlıyor ve gülüyordum. Aziz Nesin beyaz saçlı idolidi benim için, güldüren dedeydi. Ağaçlar arasında sarımtırak bir evi gösterdi babamla annem. İşte Nesin Evi dediler. Daha önce duymuştum zaten ama sadece çatısı ve birazcıkta duvarları görünen binayı görebilmekten çok heyecanlanmıştım. Kitaplarının arkasında da bahsi geçen o ev şimdi birazcık ötemdeydi. Şuan ki aklım olsa gider ziyaret ederdim. Geçenler de kente bir yağmur yağdı, ben ağladım, ben ağladım kente yağmur yağdı. Şairin dediği gibi yağmur yağdı o kent İstanbul'a, bir çok insan ağladı. Deniz ondan alınanları geri alma hırsında, önüne geleni topladı içine aldı. 39 kişi can verdi, ve dahası yaralı, mağdur. İşte Nesin Evi de, evin küçük sahipleri de mağdurlardan. Aşağıda sunduğum Ali Nesin'in çağrısına, 10-20 ne geçerse elimize göndersek, 1000 olsak 10000 olsak ve o çocukları yuvalarına, kitaplarına, atölyelerine tekrar kavuştursak...Azdan çok olsak...kocaman olsak!!!
Sevgili dostlar,
Kotumserlige kapilmaca yok.
Hayat bir mucadeledir. Bu sel felaketini de bu mucadelenin bir parcasi
Olarak degerlendirip eski gunlerimize donmek icin canla basla, askla
Sevkle calisacagiz. Eskisinden daha da guzel bir vakif yapacagiz.
Yarin cok daha kotu bir sel felaketi bekleniyormus. Nasil mumkunse!
Elimizden geldigince hazirlaniyoruz.
Kucuk cocuklarimizi anneleriyle birlikte istanbul’daki evlerimize
Yolladik. Vakif’ta sadece eli is tutan gencler kaldi.
Gormeden anlasilmaz ama felaketin boyutlarini anlatmaya calisayim.
Su anda camurdan bir vakfimiz var desem abartmis olmam.
Bodrum kat bastan asagi, giris kati bir bucuk metre kadar su altinda kaldi.
Bahcedeki su dune kadar boyu asiyordu.
Simdi suyu gitti diz boyu balcigi kaldi. Cizmeyi birakmadan ayaginizi
Balciktan kurtarmaniz zor. Selin surukledikleri meyve agaclarinin
Arasina takilmis, agaclari egmis, kocaman bir bariyer olusturmus. O
Yemyesil bahceden geriye eser kalmadi. Coluk cocuk hep birlikte o kadar
Da cok emek vermistik ki…
Hayvanlarimiza yem icin ektigimiz onlarca donum tarla batakliga dondu.
Seralarimiz kimbilir nerelerdeler.
Komsu haradaki onlarca at boguldu. Muhtesem atlardi. Hep birlikte
Kosmaya basladiklarinda zemini zangir zangir titretirlerdi.
Cocuklarimiz, o atlari kucucuk boylariyla citin ustunden uzanarak,
Bahceden kopardiklari tutam tutam cimlerle beslerlerdi. Minicik ellerle
Atlarin koca koca dislerini yanyana gormenin keyfine doyum olmazdi …
Baskalarina para kaynagi olan o atlar bizim nese kaynagimizdi. Gitti
Gider canim atlar.
Tiyatro salonumuz taninmaz halde. Su anda icine bile girilemiyor.
Mutfagimiz kullanilmaz durumda, icine zor giriliyor.
Camasir makinalari, bulasik makinalari, kurutma makinasi, buzdolaplari,
Firinlar, sogutma depolari, kalorifer kazani… Medeniyet namina ne
Varsa yok oldu.
Et stogumuz perisan. Kokusmadan gommek gerekiyor. Ama nereye? Her yer
Balcik.
Su, elektrik, telefon, internet kesik elbet.
“dereboyu”ndaki evime uzun sure ulasamadik. Aziz nesin’in en onemli
Notlari oradaydi. Sel, agac kutugunden karavana kadar, ne bulmussa onune
Katmis tum siddetiyle akiyordu. Neyse ki ev yikilmadi ve notlara bir sey
Olmadi. Mucize diyesim geliyor.
Kullanilmaz hale gelen koltuk, kanape, yatak yorgandan ya da tamamen
Suya gomulen elbise depolarimizdan soz etmiyorum bile.
Bitirmek uzere oldugumuz “sanatci evi” perisan. Yeni bastan yapacagiz.
Kitap depolarindaki on binlerce liralik aziz nesin kitabi mahvoldu.
Aziz nesin’in yillarca biriktirdigi gazete koleksiyonunun buyuk bir
Kismini ciltletmistik. Buyuk olcude parasizliktan ama bir miktar da
İhmalkarliktan ciltletemedigimiz binlerce gazete hamur oldu. 1976′nin
Politika gazetelerini gordum. İcim acidi.
Mezunlar dahil butun buyuk cocuklarimiz vakf’a geldiler. El birligiyle
Vakf’i temizlemeye calisiyorlar.
Felaketin boyutunu anlamak icin gormek, yasamak lazim.
İki tesellimiz var:
1) Hicbirimize bir sey olmadi.
2) Aziz Nesin’in butun arsivi kurtarildi. Cocuklarimizin ilk aklina bu
Notlar gelmis. 3000 dolayinda dosya… İnanilmaz bir surat ve
İmrenilecek bir isbirligiyle cocuklar butun dosyalari su basmadan
Kutuphaneden ikinci kata cikarmislar. Sabahin korunde uykularindan
Firlayip… Cocuklarimizin kimisi haylaz kimisi yaramaz kimisi soz
Dinlemez olabilir, ama hic gormedikleri Aziz Dede’lerinin notlarinin ilk
Kurtarilacak esya oldugunu biliyorlar… Egitim iste boyle bir sey olmali.
Her seye karsin iyimserligimizi elden birakmayacagiz ama. Surekli
İleriye bakmaya and ictik. Mucadeleye devam!
Sevgili dostlar,
Nesin Vakfi’nin ana binasini depreme karsi guclendirmek gerekiyordu. Bu
Sel felaketiyle birlikte binanin zemini daha da zayiflamistir. Binayi
Guclendirmenin maliyeti 350-400 bin lira arasinda. Sel felaketi
Dolayisiyla zararimizin da (insan gucunu saymazsak) 250 bin tl dolayinda
Oldugunu saniyorum. Bizim boyumuzu fersah fersah asan meblaglar bunlar.
En zor zamanlarimizda hep yanimizda olan sizlerden butcenize gore bir
Katki bekliyoruz. İnternetten bagis icin:
Https://secure.cs.bilgi.edu.tr/nesinvakfi/bagis.php. Banka hesap
Numaralarimiz asagida.
Cok tesekkurler.
Sizlere ve gelecege inancimiz sonsuz.
Hepimizden sevgiler, saygilar.
Ali nesin (www.nesinvakfi.org
*tl hesaplari:*
İş bankası, parmakkapi subesi sube kodu 1042 hesap no. 0714327
*ziraat* bankasi, catalca subesi, sube kodu *130, *hesap no.* 952 22 32
- 5001*
*vakıf bank,* catalca subesi, sube kodu 237, hesap no. 434 84 59
*posta çeki* no.*164 00 09*
* *
*euro hesaplari*
*ziraat bankası*, catalca subesi, sube kodu *130, hesap no. 952 55 01 –
5003 (iban: *tr 80000 1000 1300 9525501 5003)
*vakıf bank*, catalca subesi, sube kodu *237, hesap no. 400 79 36*
Dolar hesabi:
*ziraat bankası*, catalca subesi, sube kodu *130, hesap no. 952 55 01 –
5001* (*iban: *tr 37000 1000 1300 9525501 5001)
*vakıf bank*, catalca subesi, sube kodu *237, hesap no. 400 79 37*
*chf hesabi*
*ziraat bankasi,* çatalca şubesi, sube kodu *130, hesap no. 952 55 01 –
5002* (*iban: *tr 10000 1000 1300 9525501 5002)
Swift kodlar:
Ziraat bankasi, çatalca subesi swift kodu: tczbtr2a
Vakif bank, çatalca swift kodu: tvbatr2a
Ali Nesin
Daha çok filgi ve fotoğrafa Nesin Vakfı resmi sitesinden ulaşabilirsiniz.
02 Eyl 2009
bir masal bir mutluluk
Şimdi ben mutluymuşum ya...her şey biranda tekrar yerini bulmuş ya, şaşkınım ben. Son bir ayda prosedürler, yazışmalar ve belirsizlikler arasında, kendimi komik yerinden bakmaya alıştırmış, genişlemiş olduğum halden stresse sürüklememek için her türlü pozitif düşünce tekniğini uyguluyorken...evet biranda 23 gündür elime geçememiş olan bavullarım elime geçmiş, içindeki yiyeceklere rağmen bir koku bir pis durum oluşmamış; burs ve vize için gerekli davet belgesi 45 gün sonra ama sonunda elime geçmiş, vize için gün alabilmiş ve yazmakta olduğum makaleyi de dün itibari ile hocama teslim etmişken...eee ben mutluyum ki.
Yani mutluluğum tabii ki bu kadar iş ve güç merkezli değil...var işte benim de, karışık kafamı mutlu eden başka bir şeyler ve birileri :):) Yani ne bileyim ayaklarım yerden biraz kesilmiş mi ne...herşey yoluna girer, "everything is gonna be alright" tadında yaşıyorum...ve herşey debir şekilde bir yola giriyor, biz o yolu sevsekte sevmesekte.
Şimdi benim bu Polyanna halime uygun bir haber vereyim istedim. Atlas dergisinin bu sayısında bölümdaşım, Çağlar'ın koordine ettiği çok güzel bir projeye yer verilmiş. Anadolu'nun kayıp masallarına. Onların da değişi ile deretepe düz gitmişler, onbinlerce kilometre kat edip, unutulmaya yüz tutmuş masallarımızı toplamışlar. Ninelerle dedelerle konuşmuşlar, sohbetler etmişler. Yakında videosunun da çıkacağı çalışmadan dolayı yüreklerine ve emeklerine sağlık. Birileri dünyaya gerçek yapıtlar bırakıyor, köprüler kuruyor sevgiyle ve karşılıksız. İnsanın içi bir kıpraşıyor...mutlu oluyor. Biz kütüphanemize alacağız, hem kendimiz okuyacağız hem de toruntospaya bırakacağız. Herkese bu güzel çalışmayı desteklemeyi tavsiye ediyorum.
Eee hadi bakalım okuyalım bir masal şimdi...bir varmışşşş bir yokmuuuuuş, ne kurt varmış ne de kötü kalpli cadı.
Masalla kalın
Çağlar'ın kendi kaleminden proje
Gönderen
Rükan Genç
zaman:
16:12
0
yorum
Etiketler: gündemden, Öyle birsey iste
26 Ağu 2009
Şiir gibi

Şiir gibi sevildiniz mi hiç...hani saçınızın her teli bir gözde kelimelere döküldü mü ışık ışık? Alev alev yansıyan dizeleri, dudaklarınızı, gözlerinizi,ruhunuzu anlatırken..içinize akan sıcaklığa dayanamayıp kaçırdınız mı gözlerinizi. Bir bedenden diğerine akan o tatlı ısının sarhoşluğuyla döndü mü başınız?
Şiir gibi sevdiniz mi hiç? Kalabalık bir caddenin ortasına kendi kendinize gülümserken, ağzınızda şiirin tadı, size bakan suratların şaşkınlığıyla irkildiniz ama gülümsemeye devam ettiniz mi? Okudukça mısra mısra yarin gözlerini, daha da güçlendiniğini hissettiz mi? Ne güzelsin sen ey aşk!!! Ne güzel seni yaşamış, yaşıyor, yaşayacak olmak.
“Güzelliği yalnız güzellik için sev” diyordu Jack London Brissenden’in ağzından Martin Eden’e. “Güzelliği yalnız güzellik için sev”. Kitabı dün bitirdim...bir günümü kitap okuyarak geçirdim...hemde hiç durmadan. Jack Londan o kadar gerçek ki, bir tanrı gibi yarattığı kişiliklerinde mutlu sonlar yok, kayıp ve kazanç, yazı tura oynayarak yaşadığımız hayatlarda dik geldiğindeki şaşkınlığı yaşıyor onun kahramanları. Deniz insanı Jack Londan ve o bir Nietzsche'ci! Ilk kitabında görmüştüm izlerini ve sonra alışkanlığım değilir pek yazarın biyografisini okumak ama bu sefer tutamadım kendimi, ve öğrendim ki bir dönem Nietzsche’den oldukça etkilenmiş Londan. Kendimle gurur duymadım desem yalan olur. Martin eden yontulmamış bir beyin, toplumun odunlaşmışlığında, düşünce yapısının hızından ve gerçeğe olan duyarlılığından dolayı şizofrenik kalmış genç bir beden. Bir Aristokrat hayranı olarak başladığı yazarlık tecrübesi, yıllarca bir aşk için, 19 saatlik çalışmayla elde ettiği herşey-tam da yüzeysel bir orta sınıf matmazeli olan Ruth’un ona güveninin bittiği, geldiği çevrenin doğrularına boyun eğdiği, sonunda da Martin'i terkettiği zamanda- yıkılmışken, üstüne dostunuda kaybetmişken değere biner, zengin olur, yemek davetleri alır dünyanın bir yanındaki o aristokrat zümresinden. Oysa onun beyninden bir tek şey geçer: İş bitmişti. Evet haklıdır, iş bitmiştir. Yazdığı tüm yazılar, kapış kapış giden hikayeler o saygı kazanmadan, Ruth onu terketmeden, aç olduğu anlarda yüzüne kapılar kapanırken yazılmıştır, taa o zaman aslında iş bitmiştir. Şimdi verilen değer Martin’in kendisiyle ilgili değil, tersine ünüyle ilgilidir ki bu Martin’in umrunda değildir. Martin aşk için yaşamış, şiir gibi sevmiş ve terkedilmiştir. İş bitmiştir. Yazılacaklar yazılmış, yaşanacaklar yaşanmış, son sözler söylenmiştir. Herkes ve herşey geç kalmıştır o şiir gibi sevebilen yüreğe. Aşk bitmiştir ve Martin ve Martin’in üstüne kurduğu tüm dünya da. 20 li yaşlarının ortasında insanın ve toplumun yalaka, köle zihniyetli, tapınmaya meyilli beyninden yorulmuş olan Martin tekrar denizlere dönmüş fakat orayada artık ait olmadığını görünce; denizin onu, tüm bedenini almasına izin vermiş. İş bitmiştir...
Bitirdim
Notu bir kenara bıraktı elim
Havaya asılı gölgeler gibi
Mor yoncalar arasında
Şarkı da şarkıyı söyleyen ses de
Bitecektir yakında. Bitirdim
.....
Martin Eden’in yazdığı şiirin bir kısmı sizede bir şeyler hatırlattı mı? "Sözde sözü söyleyen de gitti...bitti” Bir benzerlik yok mu?
İşte Jack Londan’ı bu nedenledir ki seviyorum.
Kimsenin sözünün de nefisinin de bitmemesi dileği ile, sevgili arkadaşım Şeref’in bir şiirini ve yine onun izniyle bir defter sayfasında dile gelmiş resmi paylaşmak istiyorum. Öyle ince yazıyor ki! Şiir gibi sevebilenlere: 
ISADORA; Lady of my life
Bir bıçak gibi bölündü sabah.
Ardına kadar açıktı bütün kapılar.
Orta yerde bir yalnızlık.
Karşıda evlerin ateşleri yanıyordu.
Deniz martılara hazırlanıyordu.
Bıraksan ölecektim.
Beni bir umut hayatta tutuyordu.
İsadora; bahtımın karası.
Birleşir mi Egenin iki yakası?
Aramızda Truvanın mızraklı askeri.
Yangınlar sarmış dört bir yeri.
Sensiz ölümdür geceleri.
Cansız bir resim gibi eksik
ve susmuş bir bakış kalmış gözlerimizde.
Ne sen kaldırıp yüzünü baktın yüzüme,
Ne ben döktüm içimdeki sözleri.
Avuçlarımızdan kayıp giderken zaman.
Bir tek şey kalır aklımda. Saçların;
Bir çağlayan gibi akardı omuzlarından.
İsadora; saçları sarı kız
Göğsümde bir sancı aralıksız
Başımda bir isyanın kavak yelleri.
İçimde yükselen aşkın ayak sesleri.
Sensiz ölümdür geceleri.
Çıkarıp atmak geliyor seni içimden.
Bana çevirdiğin yüzüne inat,
Sana söyleyemediğim sözlere fırsat.
Alıp gittin kendini
Yüzünden düşürdüğün gülümseyişin gibi.
Oysa bir damla yaş idim gözlerini kenarında.
Islak ve bakışımsız.
Uzayıp giden ellerine bakıyorum şimdi.
Bitip tükenmiş gölgen.
Orta yerde bir ayrılık.
İsadora; hiç olur mu bu yaptığın?
Kim bilir kaç bin yıllık aşktı koynumda bıraktığın?
Dudağımda vefakar bir aşkın son sözleri.
Yanağımın çukurunda yer etmiş izleri.
Sensiz ölümdür geceleri...
Seref Akay
16 Ağu 2009
Gün ve Ninni
Teyzeme...
Sesin bende, rahat uyu
Gün başladı...göz kapaklarından içeri süzülen ışıktan daha fazlası vardı bunu hissetmesi için, bedeni ona uyan diyordu. Açmadı gözlerini, vücudu yatağa paralel bir süre burnundan nefes alarak, öylece bekledi. Sonra sağ elinin işaret parmağını kıpırdattı. Hareket edebilmek...bir sonraki güne uyanabilmek... Hüzünlü geçen günlerini hatırladı, bilinçli depresyon anlarını. “Hergün güne uyanmaktan mutluluk duyman gerekiyor” dedi içindeki ses. “Hergün güne uyanmaktan mutluluk duymalıyım” diye düzeltti. İç sesi kendine yabancı bir başka kişilik olabiliyordu bazen. Onu kendinden haline getirirse, dialoğa dönüşmüş monologlarını tek kişiye, kendine indirebilirse sanki ruhu huzura kavuşacaktı. Kendine birinci tekil şahıs olmayı öğrenmeye çalışıyordu. Sağ elinin diğer parmakları, bilinmedik bir melodiyi piyanoda çalarmış gibi yukarı aşşağı, öne arkaya hareket ederken, o başkalarının beyninden geçirdiklerini merak etti. Herkes kendi sesini mi duyuyordu acaba? Sonra farketti ki, kendi sesini duyduğu bir kabuldü, aslında duyduğu şey ses değildi...kendini dinledi biraz daha. İnanılmaz bir şekilde aslında kendini duymadığını, duymak fiilinin, konu iç sesimiz ise mümkün olmadığını keşfetti. İç ses duyulan birşey değildi. Ses olarak dışarı aktarılmayan birşey duyulamazdı da. Peki ne oluyordu, nasıl oluyordu d birşeyler içimizde konuşuyordu, beyin nasıl bunu ses motiflerine bağlıyor, hatta ona tonlamalar katıyor, duygu verebiliyordu. Şarkı söylemeyi becermediği halde, içinde söylediğinde müziği tıpa tıp yakalayabildiğini, ne zamanki dışarı vurduğunda sesinin boğazına takıldığını hatırladı. Beyni o sırada dinledği müziği, kendi sesiyle harmanlayıp iç sesine şarkı söyletebiliyordu, hem de mükemmel notaları kullanarak. Aklına çocukça bir soru geldi... Yani eğer iç sesimiz beynimizin bir oyunuysa, onu Y kişisinin sesiylede değiştirebiliriz, değil mi? Ya da belki de beynimiz biz farketmeden bunu kulanıyor bile olabilir. Şöyle açıklamak daha kolay olacaktı: Ebeveynlerinin veya herhangi birinin etkisi altında kalan bir insan, karar durumlarında iç sesi olarak acaba o kişi ya da kişilerin seslerini duyuyor (buna duymak demek daha kolay olacak) olabilir miydi? Başı ağrımıştı, kendi iç sesini anlayabilmek, duyabilmek için konsantre olmaya çalışırken, aklından geçen düşünceler başını ağrıtmıştı. Bu konuyu daha sonra düşünmek üzere, piyano çalan ellerinin ritmine bırakmaya çalıştı kendini birsüre. Daha önce duymadığı bir melodiydi bu, yavaş bazen hızlı ama acemiceydi. Gözlerini hala açmamıştı, saatin kaç olduğunu dahi bilmiyordu aslında. Sadece sabah olmuştu, kimbilir belki öğlen. Tekrar güne gözlerini açabilmek üzerine düşünmeye başladı. Geçenlerde eski bir dostun annesi beyin kanaması geçirmişti. Oturup ağlamıştı bir süre...Önce arkadaşı gözünün önüne gelmişti, sonra annesi. Şimdi hala yoğun bakımdaydı. Ve herkesin, kendisinin de, şimdi onun sabaha gözlerini açmasını bekleyişini düşündü. "Hayatın bizlere, biranda getirdikleri kötü şeyler" dedi. Hiç başımıza, bir yakınımızın başına geleceğine ihtimal vermeden öylece izlediğimiz hayatın cilvesinin dozu kaçmış dokunuşları. Heran başımıza gelebilceğini bildiğimiz ama kendimizi korumak için belki kulak arkası ettiğimiz şeyler. Kaza, hastalık, ölüm...Kaybetmeyi ve bir yandan da yaşamayı, her an kaybedecekmiş gibi yaşamayı hatırlatan anlar. Sıkıca kapalı göz kapaklarından yol bulamayan yaşların, biranda kendilerini göz kenarlarından bırakıp yüzünü ıslattığını farkedince vücudu aniden sarsıldı. Elleri çarşafı sıkıca tutmuş, vücudu o izin vermeden kendini bırakmış ve sarsılarak ağlamaya başlamıştı. Kendi hıçkırıkları kendine yabancı geliyordu. Hıçkırmıyor adeta içindeki tüm tutulmuşları boşaltmaya çalışıyordu. Dakikalarca sürdü ağlaması ta ki iç sesi ona “Hadi tatlı bebeğim, uyu artık” diyene kadar. Bu ses kendi sesi değildi, iç sesi kendine bebekliğinde aylarca ona bakmış olan, fakat üniversite çağlarında kaybettiği canı, dünya güzeli teyzesinin sesini seçmişti. Onun sesiyle sakinleşti, dakikalarca süren göz yaşları ile yorulan vücudu kendini uykuya verdi. Elleri ise tanıdık bir ninniyi dile getiriyordu şimdi...
23 Tem 2009
Yol Hikayesi
Ve bir yol hikayesi daha başlar: Taşınabilir bilgisayar ve taşınabilir internet, teknolojinin dibine vurma hali. Yoğunlaşan Türkçe sesler kulakta. Yol yabancı yüzlerde Türkçenin sese gelmesinin garipsendiği o duyguyla başlar. Ve yerden kesilir ayağı insanın, bir dostun evidir ilk durak.
Yer: Barselona Hava alanı
Zaman: 17:09 u gösteren dijital saatin yalancısı bir an
Hal: garip bir iç titremesi ve heyecan
3 gün sonra,
En son Barselona hava alanında çekmiştim ellerimi klavyeden. 14 saatlik yolculuk bu gece gönderilmesi gereken bir makalenin tamamlanmamış olması ve kafamdaki düşüncelerden kaçmak istemekten dolayı tekrar klavye-parmak ucu münasebeti. Otobüs su kaçırıyor, her durakta bir küçük yağmur klimadan akıyor, pek iyi bir yolculuk olmadı anlaşıldığı gibi. Otobüs susurluk tesislerinde durdu, bir ayran içip tostumu yemenin zamanı. Geliyorum 10 dakika sonra .
Ve 3 gün 10 dakika sonra...
Uzun yıllardır görmediğim, ama arkadaşlığı, arkadaş olmanın o paylaşmak ve istemeden almak, aynı düşünmek zorunda olmayıp ama aynı yöne bakabilmek duygularını bana tekrar hatırlatan, içimi bir nebze rahatlatan güzel insanları görebilmenin, muhabbetin keyfi oldu 3 günlük İstanbul maceram. İstanbul’u gezebilmenin; Fatihten Taksime yürüyerek yapılan bir turun ardından, İspanya’da “Dünyadaki İspanyollar” adlı belgeselde gördüğüm balık ekmekçiden balık ekmek yemenin, Kapalı çarşı’da esnaf tarafından turist muamelesi görmenin, ve “yerebakan sargıcı” diye seslendirmekten bir türlü vazgeçemediğim Yerebatan Sarnıcı’nın suya düşen kırmızısının büyüsüne kapılamanın, İstanbul’a yıllar sonra sevdalanmanın ardından, dün Deniz ile Sahil’i, a pardon Salih’i evlendirdik. Öylesine güzel bir düğün oldu ki, düğün olduğunu hissetmedik bile : P. Boğazı gezen bir botta arkadaşlarla katılınılan bir partiydi sanki, boğazı gezen bir botta arkadaşlarla katılınılan düğün. İstanbul’un en güzel yüzlerini mi gördüm, yoksa İstanbul’un yüzümü güzeldi henüz karar veremedim ama ilk izlenimim şu ki, bir yerli turist olarak çok beğendim, etkilendim. Boğazın iki kenarını saran yalılar ve yeşil, ve mavi ve gece. Dahası İspanya, Yeni zelanda, Fransa, Almanya ve Japonya’dan türlü türlü akademik deli insanlar, gülen yüzler, şarabın verdiği hoşluk. Kelimeler bu kadara yetti, Salih ile Deniz iyiki evlendi. Gülen yüzleri solmasın.
Yer: Otobüs yolları, Susurluk civarı-Ay çiçeği ve mısır tarlaları
Yön: Nazilli
Hal: Belirsiz
12 gün sonra
Evet 12 gün geçmiş. 12 gün, İstanbul'dan -Çanakkale-Belıkesir-İzmir-Aydın, Nazilli'ye uzanan bir yolculuk...Sezen Aksu'nun "Aklım Ege'de kaldı" şarkısını yine haklı çıkaran 6 günlük bir Ege turu...yeşilin ve mavinin en güzel halleri, huzur ve aile olmanın o güzel hissi. Ege aşkım benim, evet aklım sende kaldı.
Şimdi Nazilli'de kahve sefasının yanında, kardeşimi ardımda bırakmanın hüznü. 12 günün 24 saatle çarpıldğındaki o kocaman halinin, yüksek ısıda büzülmüş kazak gibi öylesine küçülmesi, minicikleşmesi, özlem...
Ve Mersin...yarın sabah vakti 6 kişiden 5'e düşmüş yolculuk arkadaşlarım, ailem, ve 12 saatlik bir yolculuk. Mersin...mersin...mersin...3-4 günüm de seninle geçsin. Ve sonra tekrar yolum İspanya :(( Ahhh...vuslatlar bana.
Yer: Nazilli
Yön: Mersin
Hal: XXL boyutunda bir Özlem, hemde şimdiden
20 gün sonra
ve bitti...
Mut ve Mersin'in ardından tekrar Tarragona. İçim bir garip anlatması zor. Üzgün olmak karşı gelirmi hislerime bilemiyorum, ama nefesim ara ara boğazıma takılıyor ya...adına ne dersek diyelim, hoş bir hal değil bu. Daha ayağımı uçağa yol alacak otobüse atmadan başlamıştı ama, uçakta yapılan Barselona'ya vardık anonsuyla içime düşcen yangını yaşayan bilir. Daha birgün önce ellerim küçük birer kelebekti, bir ağacın dallarında ve ben bir günün nasıl geçtiğini anlamadan, daha ne olduğunu sindiremeden, şimdi çok uzaklardaydım. Üç saat içerisinde kilometrelerce öteye savruldu bedenim. İşte yine yaban ellerdeydim.
Bana geriye hayal gibi günler, dost yüzler, huzur, ve şimdilik neresinde olduğumu henüz anlayamadığım, ama her noktasını arzuladığım bir gönül yolunun haritası kaldı.
Yer: Tarragona
Yön: N/A
Hal: Yangın, hüzün, öylebişey işte
22 Tem 2009
Bir Hayalin Pesinde
20. yuzyilda, en iyi, en az aci ceken kadin çektirendir, hirpalayan assagilayan, giderimlerle korkutan, alan ama vermeyendir. Beynini calistirmiyormus gibi gorunen, yerine gelince karsisindakinin egosunu tatmin etmesi gereken, kendi fikirlerini yuzeyden degil ama diplomatik yollarla karsidakine yaptirandir. Hepsi degildir, bunu farkeden akilli erkeklerin aklibasinda, oyunsuz kucuk elleri olan kadinlari da vardir. O kadinlar da erkekler de hayatlarini oyunlar ve gel-gitlerden uzak, ureterek gecirmenin, zamani uretmeye ve sevgiye harcayabilenin maksimum mutluluga erisebilmis sansli dahasi mutlak akla ve yurege ulasmis kisiliklerdir. Daha once Nazim hakkinda yazdigim yazida da, elleri kocaman olan bu entellektuel birikimi yuksek, siyasi ve bilgi anlaminda iyi olan erkeklerin, konu kadina gelince donustukleri o hale sitemimi belirtmistim. Iste birde Can Dundar'dan 20 yuzyilda kadin ve erkek..Bir erkek icin cok ince ve tarafsiz(?) saptamalar:
Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi, 1700'lerin ortalarında İstanbul'dan eşi Firdevs Hanım'a mektup yazmış. Hitap şöyle:
"İzzetli, hürmetli, hakikatli, adamlıklı, şefkatli, hatırlı, gönüllü, asıllı, usullü, akıllı, iz'anlı, hünerli, marifetli, üsluplu, ayıpsız hatunum, helalim Firdevs Hatun huzuruna..."
Sonra 2. eşi Fatma'ya, 3. eşi Belkıs'a ve 4. eşi Züleyha'ya yazmış sırayla...
Aynı giriş, aynı hitaplarla...
Yalnız, Fatma'ya yazarken "hakikatli" yerine "muhabbetli"yi koymuş, Belkıs'a "ayıpsız" yerine "edepli" demiş. Züleyha'ya ise bambaşka sıfatlar eklemiş:
"...güzel yüzlü, şirin sözlü, melek huylu, çelebi kollu, nazik elli, ince belli, şirin yıldızlı, has odalığım, oğlum annesi, gönlüm cananesi, inci danesi hatunum ve hanım küçük kadın Züleyha Hanım huzuruna..."
(Serkan Özburun, "Aşkoğrafya", Kaknüs, 2001)
* * *
Çağlar değişse de erkek değişmiyor:
4 eşine birden küçük rötuşlarla aynı sevda mektubunu yollayan "Erzurumlu"dan 250 yıl sonra, bugünün internet kuşağından bir tanıdığım da yazdı(rdı)ğı aşk mesajını kopyalayıp ("forward all" komutuyla) tüm sevgililerine aynen gönderiyor.
Anaerkil bir toplum düzeninde yaşasaydık ve kadınların 4 erkekle evlenme izni olsaydı, bir kadın da 4 kocasına aynı mektubu -"gür bilekli", "posbıyıklı", "edepsiz" sıfatlarını üleştirerek- yollar mıydı bilmiyorum; bildiğim o ki, günümüzde kadınların yapacağı iş değildir bu...
* * *
Geçen yıl "Yüzyılın Aşkları" belgesel serisinde Türkiye'den 10 aşk hikâyesini ekrana getirdik. Tümü üzerinden bir değerlendirmeye kalkışsam şunu söyleyebilirim:
20. yüzyılda kadın, hemen her zaman ilişkinin acı çeken tarafı oldu. Bekleyen, üzülen, ezilen, aldatılan, terk edilen oydu.
Giden, bıkan, ezen, aldatan, terk eden rolü ise erkeğe düştü.
Burada isimlere girmeyeceğim, ama "asrın âşıkları" arasında evliyken en güzel şiirlerini sevgilisine yazan, yıllarca kendisini beklemiş eşini kavuştuğu gün aldatan, iktidarsızlığının ezikliğini dayakla kapatan, eski aşkın acısını bir yenisinde unutan erkek öyküleri dinledik.
"Yüzyılın Aşkları"nın çoğu kadın kahramanı ise ya düzelir umuduyla gün saymış ya göz yummuş ya da diklenip yalnızlığı seçmişti.
* * *
Belgeselden edindiğimiz bir izlenim de şu:
Erkek, beyninde yarattığı bir hayale tutuluyor. Her tanıştığı kadında o hayali arıyor. O hayale şiirler, şarkılar, mektuplar yazıyor. Nâzım'ın cezaevindeyken Piraye'de, Mustafa Kemal'in bir "misyon evliliği" yaparken Latife'de aradığı şey, hep o hayal...
Ancak kadın, kendi kişiliğini ortaya koyduğu anda, o hayal darmadağın oluyor. Hayal kırıklığına uğrayan erkek de "hayal"inin peşinde yeni bir yolculuğa koyuluyor.
Nâzım'ın "Sende ben uzaklığı seviyorum" diye yazması ondan... Yakına gelince hayal, tuzla buz oluyor çünkü... (Erzurumlu'nun "şansı", her hayaline uygun bir karısı olmasıydı belki de... Biri "ayıpsız" diğeri "edepli", biri "akıllı" öbürü "cilveli"...)
Oysa kadın, daha gerçekçi... O, etiyle kemiğiyle somut bir adama âşık oluyor. Onu hatasıyla sevabıyla benimsiyor. Heykelini "yontmaya" çalışsa da erkek gibi her seferinde yeni bir heykel peşine düşmüyor.
* * *
Farklı yetiştirilme tarzlarından kaynaklanan farklı sevme biçimleri, mutsuz etti 20. yüzyılın kadınlarıyla erkeklerini...
Dileriz yeni yüzyıl farklı olur.
Can DÜNDAR
2005
Gönderen
Rükan Genç
zaman:
11:23
0
yorum
Etiketler: Alintilar, Öyle birsey iste
18 Tem 2009
Kaybedecekmiş gibi yaşamak

Nedendir bilmem bir süredir anlarımı biriktirmeye çalışıyorum. An nasıl mı biriktirilir? İçinize çekersiniz kokuyu, sonra detayları görmeye çalışırsınız olay mahalinin, ve sesler...sesleri en geride kalmış notasına kadar duymaya çabalarsınız. Hepsini birden hatırlamak...unutmamaya çalışmak. Neden bunu yaptığımı bilmiyorum ama, geçen ay bir arkadaşımla gittiğimiz Monserratta geceydi. Yemeğimizi yemeden önce büyülü dağlarla çevrili, bu küçük kilise oluşumu köycüğü (başka ne kullanılır bilmiyorum, belki belde demeliyim) şöyle bir akşam gözüyle görelim diye otelimizden ayrılmıştık. Karanlık, hemde zifiri karanlık bir gece, otellerden ve kiliseden sızan ışık dağların bir yanına vuruyor, biraz sarı biraz kızıl heryer. Duvarlar var, balkon misali üzerine oturulabilinecek genişlikte. Üşüyorum gecenin esintisi,yaramaz, yanağıma çarptıkça, şalıma sarıldım. Ses yok...bir kaç küçük çocuğun fısıltıları ve attığımız adımların geriye bıraktığı sesin yankısı dışında. Duvara oturuyorum. Yalnızım, biran olsun öylesine yalnız ve huzurlu. Aşşağıda köylerin ışığı, biraz ilerde barselona...sanki yıldızlar yere dökülmüş bu gece. Sessiz sedasız göz kırpıyor geceye; bir yerlerde devam eden yaşamlar. Ve işte o anı biriktirmeye çalışıyorum. Bir kere daha yaşasam aynısı olmayacak, o anı içime çekiyorum. Ayrıntılar, sesler, ve sessizlik...
Tarragona balkon şehirdir. İnternetten baktımda şimdi, zaten akdeniz'in balkon'u olarak anılıyormuş, tabirim yanlış değil yani.Uçsuz bucaksız bir sahilin tepesine, denizden 100 metre kadar (belki biraz daha alçak) üstünde, konuçlandırılmış şehirde buralı olan burada yaşayan birçok insana zamanla alışkanlık yapan bir balkona sahiptir, denizi izlemenize, rüzgarı ve deniz kokusunu içinize çekmenize yardımcı olan gerçek bir balkon. Ramblada yapılan yürüyüşler mutlaka balkona kadar sürer, iki üç dakika kuş bakışı sahil ve deniz izlenir, ardından rahatlamanın huzuru yürüyüş bitirilir. Orası bir kaçış, ücretsiz terapi yeridir şehir sakinlerine. 
Ve yaz aylarında buralar bir başka güzel olur. İş yerlerine uyuşukluk ve sessizlik gelirken, sokaklar hınca hınç dolar ve müzik kahkaha sarar sokakları. İşte geçen hafta Havai fişek haftasını geride bırakmışken, 14 ünden itibaren de 2009 ETC (Estiu&Tarragona&Cultura yani Yaz & Tarragona& Kültür) Festivali adı altında başlayan konserler, tiyatro ve dans gösterileri agustos sonuna kadar devam edecek. Dün Katedral alanında Orta Avrupa Gitan müziği yapan fransız grup “Bratsch” ın konserinde yine anı biriktirme oyununu oynadım. Benim gibi Tümden gelimci bir beyne sahip insanın ayrtıntılara odaklanmasındaki zorluk oyunun asıl eğlenceli kısmı. Katedrale salınan kırmızı mor ışıklar, alanı çevreleyen eski binalar ve soldaki binanın ilk katındaki “T +” işareti, balkan müziğine renk katan fransızcaın o yumuşaklığı, ermenicenin tüylerimi diken diken eden tınısı ve beraberinde getirdiği o aitlik, bendenlik hissi...Beyaz saçlı bu 70lik amcaların müziğe yaşamlarını vermiş olduklarını hissettiren her nota...Hepsini içime çektim, kokuyla sesi, sesle görüntüyü beynime kazımaya çalıştım. Sanki bir daha yaşayamayacağım gibi. Bir yerlerde hatırlayıp kendimi mutlu edebilirmişim gibi. Konser 2 saat kadar sürdü, ayakta alkışlanan grubun ayrılmadan önce tekrar enstrumanlarını ellerine alıp çalmaya başlamalarıyla coşan dinleyiciler, platformu önüne toplanıp çılgınlar gibi dansetmeye başladılar. Çoğu buranın gypsilerinden olan genç kalabalık gittikçe büyüdü...ben mi? ben eksik kalırmıyım, ciddiyetimden çokta ödün vermeden ayağa kalkıp dansettim tabii ki. Konser bittiğinde mutlu bir suratla merdivenlerden aşşağıya doğru yönelmişken ev sahibim Antonio’yu gördüm. 80lik delikanlı ön saftaydı, selamlaştık. Bura halkının yaşlanmamasının nedeni kesinlikle yaşamaya devam etmeleri. 80 yaşında ama 60 demezsiniz. Gece saat 01:00 i gösteriyor neredeyse ve Türkiye’de 20:00 olunca yatmaya başlayan 60lıklara karşın o bir gypsi konserinde. Yaşam her yaşta devam ediyor İspanya'da. O anı geride bırakıp geceyi balkona dokunmadan bitirmek olmazdı. Gecenin mükemmeliğini, balkona yürüyüp, denizin serinliği ve sesiyle tamamladıktan sonra evime döndüm. Şimdi oyunumun sonuçlanıp sonuçlanmadığını düşünüyorum da evet sonuçlanmıştı, çünkü youtube dan Bratsch’ın şarkılarını dinlediğimde kokuları, sesleri ve o tadı hissedebildiğimi farkettim. Bu oyunu daha iyi oynayabilmeyi umuyorum, unutmamak, mutsuz anlarda bile mutlu olabilmek için. Asla kaybedilmeyen anlar biriktirebilmek için...
Ve işte Bratsch'tan "au bar est barré papa"
